İrfan Tunççelik/ÖZEL HABER
Urmiye’de yaşayan Kürt gazeteci Ajdar Parahi, Türkiye’deki yeni barış sürecinin Rojhilatê Kurdistan’da yakından izlendiğini belirterek, Kürt kamuoyunda hem umut hem de geçmiş deneyimlerden kaynaklanan soru işaretleri bulunduğunu söyledi.
Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü ve silahlı çatışmanın sona erdirilmesi amacıyla yürütülen yeni süreç, yalnızca Türkiye’de değil, Kürtlerin yaşadığı diğer bölgelerde de yakından takip ediliyor. Özellikle Rojhilatê Kurdistan’da, Türkiye’de atılan adımların Kürt meselesinin bölgesel geleceği açısından ne anlama gelebileceği tartışılıyor.
Türkiye’de 1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti grubuna giderek milletvekilleriyle tokalaşmasıyla başlayan yeni süreç, Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’te PKK’ye yönelik silah bırakma ve örgütün kendisini feshetmesi çağrısıyla yeni bir aşamaya taşındı. Süreç daha sonra TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun çalışmalarıyla parlamenter bir zemine taşındı. Komisyonun ortak raporu Şubat 2026’da kabul edilirken, Ağustos 2026’da kabul edilen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun ile sürecin hukuki çerçevesi oluşturuldu.
Yeni düzenleme, PKK/KCK’nin fiili varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi koşuluna bağlı olarak bazı soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin hukuki mekanizmalar öngörüyor. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da Eylül 2026’da yaptığı açıklamada, bundan sonraki aşamada yasanın uygulanmasının Meclis tarafından izlenmesi ve ihtiyaç halinde yeni yasal düzenlemelerin ele alınması gerektiğini belirtti.
Ancak Türkiye’deki süreç, Kürt kamuoyunda yalnızca silahların bırakılması ve çatışmanın sona ermesi başlıkları üzerinden tartışılmıyor. Sürecin Kürtlerin siyasi, kültürel, dilsel ve demokratik haklarına ne ölçüde yansıyacağı, hukuki güvencelerin nasıl oluşturulacağı ve geçmişte yarım kalan girişimlerden hangi derslerin çıkarıldığı da tartışmanın temel başlıkları arasında yer alıyor. İnsan Hakları Derneği’nin 2026’da yayımladığı süreç izleme raporu da Ekim 2024-Temmuz 2026 arasındaki gelişmeleri insan hakları ve demokratik çözüm perspektifinden ele alıyor.
2013-2015 yıllarındaki çözüm sürecinin sona ermesinden sonra yaklaşık on yıl boyunca Kürt meselesinin ağırlıklı olarak güvenlik politikaları üzerinden ele alınması da Rojhilat’taki değerlendirmelerde önemli bir referans noktası oluşturuyor. 2013-2015 sürecinin sona ermesinin ardından 2024’te yeni bir süreç başlatıldı ve bunun önceki girişimlerden farklı olarak parlamenter ve hukuki mekanizmalarla ilerletilmeye çalışılıyor.
Bu gelişmeler, ekonomik kriz, siyasi baskı ve güvenlik sorunlarının ağırlaştığı İran ve Rojhilatê Kurdistan’da da yakından izleniyor.
İran’da 2026 boyunca ekonomik ve siyasi baskılar derinleşirken, özellikle savaş, yaptırımlar ve enerji ihracatındaki sorunların günlük yaşam üzerindeki etkisi arttı. Uluslararası basın, Eylül 2026 sonunda İran halkının gıda, kira ve ilaç gibi temel ihtiyaçlara erişimde ciddi ekonomik zorluklar yaşadığını; iş kayıpları ve yaşam standartlarındaki gerilemenin belirginleştiğini aktardı.
Rojhilat’ta ise ekonomik sorunlara siyasi ve güvenlik baskıları eşlik ediyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, İran’da Kürtler de dahil olmak üzere etnik ve siyasi gruplara yönelik baskıların sürdüğünü, 2026’da protestolar sonrasında kitlesel tutuklamalar ve infazların devam ettiğini bildirdi. Eylül ayında yayımlanan rapora göre, Mart-Ağustos 2026 arasında siyasi saiklerle ve muğlak ulusal güvenlik suçlamalarıyla en az 59 kişi idam edildi; bunların en az 29’unun 2025 sonu ve 2026 başındaki protestolarla bağlantılı olarak tutuklandığı belirtildi.
Bu koşullarda Türkiye’deki Kürt meselesine ilişkin gelişmelerin Rojhilat’ta nasıl değerlendirildiği ayrı bir önem kazanıyor.
Urmiye’de yaşayan Kürt gazeteci Ajdar Parahi, Türkiye’deki Kürt meselesi ve barış sürecine ilişkin gelişmeleri Sur Ajans’a değerlendirdi. Parahi’ye göre Türkiye’de Kürtler ile devlet arasında yürütülen süreç, Rojhilatê Kurdistan’da ve Kürt meselesiyle ilgilenen siyasi çevreler arasında yakından takip ediliyor.
Parahi, Rojhilat’taki yaklaşımın tek biçimli olmadığını, süreç konusunda iki farklı eğilimin bulunduğunu söylüyor. Birinci kesimin sürece daha umutlu yaklaştığını belirten Parahi, bu çevrelerin Türkiye’de başlatılan sürecin başarıya ulaşmasını ve açıklanan hedeflerin hayata geçirilmesini istediğini ifade ediyor.
Parahi’ye göre bu kesim, Türkiye’de Kürt meselesine ilişkin kalıcı bir çözüm ortaya çıkması halinde bunun İran’daki Kürt meselesi açısından da yeni bir tartışma alanı açabileceğini düşünüyor.
“Rojhilat’ta birçok insan sürecin başarıya ulaşmasını istiyor. Eğer Bakurê Kurdistan’da bir barış süreci başarıya ulaşırsa, bunun Rojhilat’ta da Kürtler ile İran devleti arasındaki ilişkinin geleceği açısından bir örnek oluşturabileceğini düşünenler var.”
Ancak Parahi, Rojhilat’taki herkesin aynı ölçüde iyimser olmadığını belirtiyor.
‘2015 deneyimi ciddi bir güvensizlik yaratıyor’
Parahi’ye göre sürece kuşkuyla yaklaşanların temel gerekçelerinden biri Türkiye’nin geçmişteki Kürt politikaları ve özellikle 2013-2015 çözüm sürecinin sona ermiş olması.
2013’te başlayan ve 2015’te çatışmaların yeniden başlamasıyla sona eren sürecin Rojhilat’taki Kürt kamuoyunda önemli bir iz bıraktığını söyleyen Parahi, bu nedenle Türkiye’nin mevcut girişimine yönelik güvenin tam olmadığını ifade ediyor.
“Türkiye daha önce de PKK ile barış ve çözüm girişimlerinde bulundu. Özellikle 2015’te yaşananların ardından süreç devam etmedi. Bu nedenle bazı insanlar bugün de Türkiye yönetimine tam olarak güvenmiyor.”
Türkiye’deki yeni süreç de bu geçmiş deneyimin gölgesinde değerlendiriliyor. Parahi’ye göre Rojhilat’taki tartışmalarda şu soru öne çıkıyor:
“Türkiye’nin geçmişte Kürtlere yönelik politikalarını düşündüğümüzde, bugün gerçekten kalıcı bir barış sürecine gireceğine ve Kürtlerin eğitim, siyasi temsil, kültürel ve dilsel haklarını güvence altına alacağına nasıl güvenebiliriz?”
‘Sadece çatışmanın bitmesi yeterli görülmüyor’
Rojhilat’taki tartışmanın bir başka boyutunu ise Kürtlerin Bakurê Kurdistan’daki siyasi, kültürel ve dilsel haklarının ne ölçüde güvence altına alınacağı oluşturuyor.
Parahi, Rojhilat’taki birçok kişinin öncelikle savaşın sona ermesini istediğini belirtiyor. Ancak buna paralel olarak Kürtlerin siyasi, ekonomik, kültürel ve dilsel haklarına ulaşmasının da sürecin önemli bir parçası olarak görüldüğünü söylüyor.
“İnsanlar savaşın sona ermesini ve barışın kurulmasını istiyor. Türkiye’deki Kürtlerin haklarına kavuşmasını istiyorlar. Çünkü orada yaşanacak gelişmelerin Kürdistan’ın diğer parçaları üzerinde de etkisi olacağını düşünüyorlar.”
Bu nedenle Rojhilat’ta Türkiye’deki süreç yalnızca PKK’nin silah bırakması veya çatışmaların sona ermesi üzerinden takip edilmiyor. Sürecin Kürtlerin siyasi ve kültürel hakları açısından ne getireceği de yakından izleniyor. Parahi’ye göre sürece kuşkuyla yaklaşanların önemli bir bölümü, Türkiye’nin Kürt meselesindeki politikalarında süreklilik görmediklerini düşünüyor.
Rojhilat’taki bazı Kürt çevrelerinde Türkiye’nin bir yandan “halkların kardeşliği” ve barış söylemini öne çıkardığı, diğer yandan ise Kürtlerin taleplerine yönelik somut ve kalıcı adımlar konusunda yeterince ilerlemediği yönünde eleştiriler bulunduğunu belirtiyor.
Bir diğer eleştiri ise yasal düzenlemeler konusunda. Parahi, Rojhilat’taki bazı kesimlerin Türkiye’nin barış sürecinde gerekli hukuki adımları doğrudan ve kalıcı biçimde atmasını beklediğini belirtiyor.
Bu çevrelerde Türkiye’nin bir adım ileri attıktan sonra geri adım attığı düşüncesinin bulunduğunu ifade eden Parahi, “Türkiye neden bir adım ileri atıp üç adım geri gidiyor?” sorusunun sıkça gündeme getirildiğini söylüyor.
‘Hem umut hem güvensizlik var’
Rojhilat’taki genel tabloyu “umut ve güvensizliğin aynı anda bulunduğu bir yaklaşım” olarak tanımlayan Parahi, Türkiye’deki sürecin başarılı olmasını isteyen önemli bir kesim olduğunu ancak bu kesimin Türkiye’ye yönelik güveninin tam olmadığını belirtiyor.
Parahi’ye göre Rojhilat’taki temel beklenti, Bakurê Kurdistan’daki Kürtlerin ekonomik, siyasi, kültürel ve dilsel taleplerinin karşılanması.
“İnsanlar sürecin başarıya ulaşmasını istiyor. Ama Türkiye’ye yönelik yüzde yüz bir güven yok. Temel beklenti, Bakurê Kurdistan’daki Kürtlerin ekonomik, siyasi, kültürel ve dilsel haklarına kavuşması.”
Rojhilatê Kurdistan’da Türkiye’deki gelişmelere yönelik ilginin yalnızca Türkiye ile sınırlı olmadığı görülüyor. Kürt meselesinin dört parçasındaki siyasi gelişmelerin birbirini etkilediği düşüncesi, Rojhilat’taki tartışmalarda önemli bir yer tutuyor.
Bu nedenle Türkiye’deki sürecin nasıl ilerleyeceği, yalnızca çatışmanın sona erip ermeyeceği açısından değil, Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarının nasıl tanımlanacağı açısından da takip ediliyor.
Türkiye’de yeni süreç 2026 itibarıyla önemli bir hukuki aşamaya ulaşmış olsa da bunun toplumsal ve siyasal sonuçlarının nasıl şekilleneceği henüz süreç içinde. TBMM’nin kabul ettiği yasal düzenleme, silahların bırakılması ve örgütsel yapının sona erdiğinin tespitine bağlı mekanizmalar getirirken, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da bundan sonraki dönemde yasanın uygulanmasının izlenmesi ve ihtiyaç halinde yeni düzenlemelerin yapılması gerektiğini belirtiyor.
Rojhilat’tan bakıldığında ise sürecin başarısına ilişkin beklenti ile Türkiye’nin geçmiş politikalarından kaynaklanan kuşkular aynı anda varlığını sürdürüyor. Parahi’nin değerlendirmesine göre Rojhilat’taki Kürt kamuoyu açısından asıl mesele, Türkiye’deki sürecin yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı kalıp kalmayacağı değil; Kürtlerin siyasi, kültürel, ekonomik ve dilsel haklarının kalıcı ve hukuki güvencelere kavuşturulup kavuşturulmayacağı.
ABD-İran çatışması ekonomiyi doğrudan etkiliyor!
İran’daki ekonomik sorunların önemli bir bölümü, ABD ile uzun süredir devam eden yaptırım ve siyasi çatışmanın yanı sıra 2026’da doğrudan askeri çatışmaya dönüşen süreçle bağlantılı.
ABD ile İran arasında Şubat 2026’da başlayan savaş aylar boyunca devam etti. ABD’nin İran petrol ihracatını hedef alan ablukası, Tahran’ın en önemli gelir kaynaklarından biri olan petrol ihracatını ciddi biçimde etkiledi. Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri gerilim de küresel enerji piyasalarında fiyatların yükselmesine yol açtı. İran’ın ekonomik ve siyasi gündeminin diğer önemli başlığını ise İsrail’le çatışma oluşturuyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarıyla başlayan savaş, daha sonra İran ile ABD arasında doğrudan çatışmaya ve Körfez bölgesine yayılan bir güvenlik krizine dönüştü. İran yönetimi ise ABD ve İsrail kaynaklı askeri ve ekonomik baskıya karşı direnebileceğini savunuyor.
Ancak Parahi’nin değerlendirmesine göre devletin savaş koşullarına dayanabilmesi ile halkın bu koşulların ekonomik yükünü taşıması aynı şey değil. Parahi, İran yönetiminin yaptırımların ülkeyi etkileyemediği yönündeki açıklamalarına karşın, yaptırımların etkisinin halkın gündelik yaşamında açık biçimde hissedildiğini söylüyor.
İran yönetiminin ekonomik ve askeri sistemini mevcut baskılara rağmen ayakta tutmaya yönelik yöntemler geliştirmeye çalıştığını, ancak ekonomik yükün ağırlıklı olarak halkın üzerinde olduğunu belirten Parahi,
“Devlet açısından baktığımızda İran’ın ekonomik ve askeri sisteminin mevcut baskılara rağmen kendi yollarını bulmaya çalıştığını görüyoruz. İran yönetimi ekonomik ve askeri açıdan kendisini ayakta tutabilecek yöntemler geliştirmeye çalışıyor. Ancak en büyük baskı İran halkının üzerinde. İran İslam Cumhuriyeti yöneticileri ve yetkilileri sürekli olarak yaptırımların deniz ve hava yolları üzerinden uygulandığını, ancak bunların ülke üzerinde ciddi bir etkisinin olmadığını söylüyor. Kendi yöntemlerini geliştirerek petrol satmaya ve gelir elde etmeye devam edebileceklerini ifade ediyorlar. Fakat günlük yaşamda bunun böyle olmadığını görüyoruz. İran yönetiminin ‘yaptırımlar bizi etkilemiyor’ şeklindeki açıklamalarına rağmen yaptırımların etkisi halkın yaşamında açık biçimde hissediliyor”
diye konuştu.
Parahi, savaş koşullarının İran yönetiminin toplumsal ve siyasi baskıyı yönetme biçimini de değiştirdiğini düşündüğünü belirterek,
“Askeri açıdan ise benim değerlendirmeme göre İran İslam Cumhuriyeti, savaştan ziyade savaş koşullarını yönetmeye ve mevcut sistemini sürdürebilmeye hazırlanıyor. Savaş durumunda olağanüstü hal ilan ediliyor ve devlet üzerindeki toplumsal baskı farklı bir biçimde yönetilebiliyor. Bu nedenle bazı çevrelerde, ekonomik sorunlarla ve toplumsal taleplerle uğraşmak yerine savaş koşullarının daha kolay yönetilebilir olduğu düşüncesinin bulunduğu ifade ediliyor”
dedi.
Parahi, özellikle askeri güçlerin savaşın devamından yana bir tutum içerisinde olduğu yönünde değerlendirmeler bulunduğunu belirtiyor. Ona göre savaş koşullarında yönetime yönelik protestoların daha sert biçimde bastırılması mümkün hale geliyor:
“Özellikle askeri güçlerin savaşın devamından yana bir tutum içerisinde olduğu ileri sürülüyor. Çünkü savaş koşullarında yönetime yönelik protestoların çok daha sert biçimde bastırılması mümkün hale geliyor. Halk protesto ettiğinde ise ağır şiddet, katliam ve kitlesel baskı riski ortaya çıkıyor. Dolayısıyla İran’a yönelik yaptırımların ve dış baskının önemli bir bölümünün doğrudan halkın omuzlarına yüklendiği görülüyor. Bununla birlikte, İran yönetiminin üzerinde ciddi bir ekonomik ve siyasi baskı olduğu da açık.”
ABD ve İsrail’deki seçimler İran açısından neden daha az önemli?
Parahi’ye göre İran’ın ABD’deki seçimlere ilişkin hesaplarından biri, petrol ve benzin fiyatlarının ABD iç siyasetinde yaratabileceği etki üzerinden şekilleniyor.
Parahi, petrol fiyatlarının ciddi biçimde yükselmesi ve bunun ABD’de benzin fiyatlarına yansımasının Donald Trump yönetimi üzerinde toplumsal ve siyasi baskı oluşturabileceğini düşünüyor. İran açısından ABD’de benzin fiyatlarının yükselmesinin halkın tepkisine yol açabileceği ve bunun Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi açısından seçimlerde sorun yaratabileceği değerlendiriliyor.
İran’ın bu nedenle Trump yönetiminin kendi taleplerine daha fazla yaklaşmak zorunda kalabileceğini düşünüyor. Ancak Parahi’nin aktardığı bu beklentinin şu ana kadar somut bir sonuç doğurmadı. Donald Trump da yaptığı açıklamalarda İran’ın petrol ve enerji piyasaları üzerinden kendisine baskı uygulamaya çalıştığını düşündüğünü, ancak bu baskıya boyun eğmeyeceğini ve politikası konusunda geri adım atmayacağını ifade etti.
İsrail açısından ise İran yönetiminin yaklaşımının farklı olduğunu belirten Parahi, Tahran’ın İsrail hükümetini tanımaması nedeniyle İsrail’de hangi hükümetin veya siyasi aktörün iktidara geldiğinin İran açısından ABD’deki siyasi gelişmeler kadar belirleyici olmadığını düşünüyor.
“İran yönetiminin İsrail’deki seçimlere ve iktidar değişikliklerine ABD’deki gelişmeler kadar önem verdiğini düşünmüyorum.”
Parahi’ye göre İran açısından asıl önemli mesele ABD.
“Eğer bölgedeki gerilim daha da yükselir, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol taşımacılığı aksar ve petrol fiyatları yükselirse bunun ABD’de benzin fiyatlarına da yansıması beklenebilir. İran, bunun ABD kamuoyunda bir rahatsızlık yaratabileceğini ve bu rahatsızlığın Trump yönetimini İran’ın taleplerine yaklaşmaya zorlayabileceğini düşünüyor.”
Ancak Parahi, İran’ın bu hesabının bugüne kadar gerçekleştiğini söylemenin mümkün olmadığını belirtiyor. Ona göre siyasi ve ekonomik alanda çalışan bazı uzmanlar da İran’ın bu beklentisinin gerçekleşmeyebileceğini ve seçimlerin ardından İran ile ABD arasında daha geniş kapsamlı bir çatışma ihtimalinin ortaya çıkabileceğini değerlendiriyor.