Elif Ekin Saltık’ın Haberi
O, Urfa’da “kadın yönetemez” diyenlere karşı işçi sınıfının sesi, yoksul sofralarının yoldaşı oldu. Özak işçisi Funda Bakış’ın tarım işçiliğinden sendika temsilciliğine uzanan yolculuğu boğucu bir kaderi yırtıp atmanın hikayesi.
Urfa… Taşın, inancın ve feodal sistemin iç içe geçtiği, zamanın bazen bin yıl öncesinde asılı kaldığı şehir. Bu şehirde bir kadın olarak doğmak, sınırları önceden çizilmiş bir hayatın figüranı olmayı kabul etmek demektir çoğu zaman. Hele ki o kadın sabahın kör karanlığında bir tekstil fabrikasının yolunu tutan binlerce görünmezden biriyse. Ama bazı isimler vardır ki, kader diye sunulan o boğucu gömleği yırtıp atmak için gelmiştir dünyaya. Funda Bakış tam da bunun örneğidir.

Bir ‘fabrika kızı’nın anatomisi
Urfa sokaklarında yankılanan bir tabir vardır: “Fabrika Kızı”. Bu, batıdaki o romantik şarkılardaki gibi bir sıfat değildir burada. Aksine eve geç gelen, namusu sorgulanan, ucuz iş gücü olarak görülen, toplumun hiyerarşisinde en alt basamağa itilmiş kadını tarif eden aşağılayıcı bir etikettir. Funda, bu etiketi yıllarca boynunda taşıdı. Tarım işçiliğinden başladı hayata, güneşin altında kavrularak, başkasının toprağını ekerek. Sonra tezgahtarlık yaptı, vitrinlerin arkasındaki o yabancı dünyayı izledi. En sonunda ise yolu, Urfa’nın devasa sanayi bölgelerinden birine, Özak Tekstil’e düştü.
Özak, sadece kumaşların dikildiği bir yer değil, bir sömürü mekanizmasıydı. Funda için de başlarda ekmek kapısıydı sadece. Ancak içerideki baskı, kadın işçilere yönelik o bitmek bilmeyen mobbing ve sarı sendikanın patronla el ele veren tutumu, Funda’nın içindeki o derin sessizliği bozdu. O, sadece dikiş diken bir el olmaktan çıkıp, itiraz eden bir sese dönüştü.

Özak direnişi: 80 günlük okul
Özak Tekstil direnişi patlak verdiğinde, Urfa’nın o muhafazakar damarı sarsıldı. Yüzlerce işçi, sendika seçme hakkı için işten atılmayı göze alarak direnişe geçti. Funda, bu direnişin en önündeydi. Atılan gazların dumanı arasında, gözaltı araçlarının kapısında, soğuk betonun üzerinde 80 gün geçirdi.
Bu 80 gün, Funda için üniversite eğitimi gibiydi. Hak aramayı, devlet zoruna karşı geri adım atmamayı, patronun karşısında dik durmayı orada öğrendi. Ama en önemlisi, onur kavramının sadece soyut bir kelime olmadığını, özgüvenin ise ancak mücadeleyle kazanılabileceğini gördü. “Bugün bir devlet dairesine gitsem, hakkım varsa konuşmayı biliyorum artık” diyor Funda. O direniş, onu ve arkadaşlarını uyandırdı. Artık patronların “İşçi mi yok, çek git” tehditleri, bu uyanmış bilincin duvarına çarpıp geri dönüyordu.
Var olma mücadelesi sadece fabrikada değil
Funda’nın mücadelesi sadece fabrikada değildi en büyük cephesi evindeydi. Muhafazakar, bugüne kadar hep iktidar partisine oy vermiş, dindar bir ailede büyümüştü. Ailesi için Funda’nın direnişte olması bile zordu, ama bir de siyaset işin içine girince kıyamet koptu.
Özak direnişi sırasında Emek Partisi ile tanışan Funda’ya belediye başkan adaylığı teklif edildiğinde, ailesinin tepkesi sert oldu: “Tamam, mücadele verdin ama bak arkadaşların tazminatını aldı, iş buldu. Senin elinde ne kaldı? Siyaset de nereden çıktı?” dediler. İşte o noktada devreye, direniş boyunca işçilerin yanında olan EMEP Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca girdi. Sevda vekilin o eve girmesi, Funda’nın annesiyle oturup konuşması, sadece siyasi bir ikna çalışması değil, bir kadın dayanışmasının zirvesiydi. Aile, Funda’nın yanındaki o gücü görünce geri adım attı.
Seçim sürecinde Funda, Urfa’nın feodal yapısına karşı standartların dışındaydı. Altında lüks arabalar yoktu, arkasında aşiret korumaları yoktu. O, işçilerin evine gidip çaylarını içen, onlarla aynı yoksulluğu paylaşan bir adaydı. Annesi, okuma yazması olmayan o dindar kadın, seçimden sonra kendisini arayan akrabalarına gururla şunu söylüyordu: “Kızımın amacı işçi partisini buralara tanıtmaktı, onu da başardı.” Bu cümle, Funda’nın hayatındaki en büyük devrimlerden biriydi.
Sendikada tek başına: Eril dünyanın tacizleri
Seçim bitti, ancak Funda için daha zorlu bir sınav başladı: BİRTEK-SEN Urfa Temsilciliği. Urfa gibi bir yerde, bir kadının sendika temsilcisi olması, erkek işçilerin başkanı konumuna gelmesi, sistemin tüm sinir uçlarına dokunmaktı.
Funda’nın aktardığı acı gerçekler, mücadelenin sadece sınıfsal değil, aynı zamanda cinsiyetçi bir savaş olduğunu gösteriyor. Sendikada tek başına bir kadın… Karşısında ise onu bir birey değil, bir potansiyel hedef olarak gören erkek dünyası. Gece yarısı gelen görüntülü aramalar, iş kolunu değiştirmiş olmasına rağmen peşini bırakmayan o ısrar…
“Benim yalnız olduğumu hissettiklerinde, kendilerinde bana hükmetme hakkı görüyorlar” diyor Funda. Bu saldırılara karşı geliştirdiği savunma mekanizması ise hem hüzünlü hem de çok zekice: Bir erkek işçiyle iletişime geçtiğinde, hemen söze “Yengemiz nasıl, çoluk çocuk ne yapıyor?” diye başlıyor. Karşısındakine bir erkek olarak değil, bir aile ferdi üzerinden mesafe koyuyor. Eğer taciz dayanılmaz boyuta ulaşırsa, sendikadaki diğer erkek yoldaşları devreye giriyor. Ama bu süreçte yaşadığı o sinir boşalmaları Funda’nın bu yolu ne kadar zorlu şartlarda yürüdüğünün kanıtı.
Her tür yoksunluğa rağmen mücadeleden vazgeçmiyor
Funda’nın hayatı sadece dışarıda değil, evin içinde de bir sıkışmışlık barındırıyor. Bir sendika temsilcisi, bir siyasi figür ama hâlâ kendine ait bir odası, bir masası yok. Kalabalık bir ailede; ağabeyler, yengeler, yeğenler arasında bir köşede sendikal yazışmalarını yapmaya, pek çok ihtiyacı olan bir sendika binasında örgütlenme kurgulamaya çalışıyor.
Bu yoksunluk içinde, Urfa’nın o katı törelerine rağmen her gün o sendika binasının kapısını açıyor. Çünkü biliyor ki o kapıyı açmazsa, fabrikada tacize uğrayan bir başka kadın işçinin gidecek yeri kalmayacak. O kapıyı açmazsa, asgari ücretin altına mahkum edilen işçinin sesi çıkmayacak.
‘Kaderine razı gelmeyip mücadele etmek gerekiyor’
Funda Bakış ile yaptığımız sohbetin özeti, aslında tüm Türkiye işçi sınıfına ve kadın hareketine bir ders niteliğinde. Lokmayı çiğnemeden yutmaya çalışanların boğulduğu bir sistemde, Funda bize çiğnemeyi öğretiyor. Mücadelenin sadece meydanlarda değil, evin içindeki o en küçük odada, sendikadaki o ilk tacizci bakışta, fabrikanın o en karanlık köşesinde başladığını hatırlatıyor.
O, Urfa’nın feodal zincirlerini emeğiyle aşındıran bir işçi önderi. Hiçbir siyasi geçmişi yokken sınıf bilinciyle yoğrularak sosyalist bir partinin adayı ve sendikacı olan bir başarı hikayesi.
Funda Bakış, artık sadece bir isim değil. O, Urfa’nın tozlu yollarında yürürken onu çevirip kutlayan işçi yakınının umudu, “kadın yönetemez” diyen feodalitenin suratına inmiş bir tokat ve en önemlisi, kaderine razı gelmeyen binlerce kadının yaşayan kanıtıdır.
Onun da dediği gibi: “İstek ve mücadele… Kaderine razı gelmeyip mücadele etmek gerekiyor. Çünkü boğulmamak için çiğnemek zorundasın.” Funda çiğniyor, direniyor ve bizlere boğulmadan yaşanacak bir dünyanın kapısını aralıyor.
*Bu haber için yazara kullanım hakkı ödenmiştir…
