Telefon
WhatsApp
‘Kayyımcıklar’ içimizde dokunulmaz olarak yaşıyor

Aram Amed/Analiz

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 2016 yılında BDP’li belediyelere ilk kayyım ataması yapıldığı zaman, “Kayyum atamalarının geçici olacağını ümit ediyoruz” açıklamasında bulunmuştu. Aynı açıklamada, “Türkiye'nin Güneydoğu'sundaki çatışma haberlerinden endişe duyuyoruz” ifadeleri yer alıyordu. Bu, ABD’nin deneyimlenmiş sert yüzünün klasik yumuşak yüzüydü; uluslararası ölçekte sürekli kullandığı dilin tipik bir örneği.

Konumuz elbette ABD değil. Konumuz; ABD’nin de tepki gösterdiği ancak asıl olarak sessiz kaldığı dokuz yıllık kayyım dönemi…

Yaklaşık 11 yıl önce, Diyarbakır ve bölge illerinde Kürt siyasal hareketinin öncülük ettiği toplumsal protestolara kitlesel katılım olurdu. Kitle, direngen ve kararlıydı. İlk kayyım atamalarından sonra da bu kararlılığını son kez ortaya koymuş gibiydi. O günlerde Amerika, iktidara “endişe duyuyoruz” mesajını yollarken, halk da sokaklarda iradesine sahip çıkıyordu.

Sonrasında ise farklı bir tablo ortaya çıktı. Halkın direngen ruhu yavaş yavaş geri çekildi; sokak protestoları, barışçıl eylemler seyrekleşti. İlk kayyım uygulamasından yaklaşık altı ay sonra bu değişim açıkça hissedildi. Dokuz yıl boyunca geriye, büyük Newroz kutlamaları ve birkaç tarihi miting dışında güçlü bir toplumsal tepki kalmadı. İkinci ve üçüncü kayyım atamalarından sonra bile en fazla bir ay süren tepkiler, yerini yeniden rutine bıraktı.

Oysa, “Direneceğiz, burada olacağız. Hakkari’yi, Dersim’i, Mardin’i, Van’ı, Batman’ı, Halfeti’yi, Bahçesaray’ı, Siirt’i, Akdeniz’i kayyıma teslim etmeyeceğiz” diyorduk. O günlerde henüz Barış ve Demokratik Toplum süreci yoktu. İlk iki dönem kayyım atamalarında da benzer çağrılarla halkı iradeye sahip çıkmaya davet etmiştik. Ancak 11 yıl öncesine göre ters giden bir şeyler vardı.

Halk açısından bakarsak; iki seçimde de sandıkta kayyımları gönderdi, iradesine sahip çıktı. Fakat bunu daha çok “kişiye” değil “partiye” oy vererek yaptı. Bu tercih, halkın hafızasında “emek” ve “bedel” kavramlarıyla doğrudan ilintili, vicdani bir karardı.

Halkın 11 yıl önceki ruhu ile şimdiki ruhunu anlamak elbette ki sosyoloji ile siyaset bilimcilerin ortak çalışmasıyla mümkündür.

Sosyolog ve siyaset bilimcilerin dışında alana dair bir şey söylemek lazım. Diyarbakır’da çalışan iki gazeteci arkadaşın sohbetine denk geldim. Konu sokak röportajıydı. Sokak röportajında 65 yaşını devirmiş bir amcaya mikrofon uzatılmış. Amca konuşmaktan çekindiğini yani konuşamayacağını söylemiş. Gazeteci, amcaya yaşını sormuş ve bu yaşına rağmen ‘neyden çekindiğini’ amcayı da kırmayacak şekilde sormuş.

Amca şu yanıtı vermiş: “Ben kendim için değil, torunlarım için konuşmuyorum. Onlar okuyor. Şimdi ters bir şey söylersem onların hayatını etkiler”

Evet alan gerçekliği sosyoloji ve siyaset biliminin temelini oluştur. Bu temel iyi kazıldığında gerçekleri çabuk görür ve ona göre halkçı adımlar atılabilir.

İktidar bu alan gerçekliğini sanırsam gördü. O gerçekliği de kendi çıkarı doğrultusunda yani ‘iktidarı’ için kullanmayı başardı ne yazık ki…

Sendikalar, siyasetçiler, halk ve öğrenciler sokaklarda barışçıl eylemlere katılamaz oldu. Katılanlar bir biçimde cezalandırıldı. Ya fişlendiler, ya mülakattan elendiler ya da meslekten atıldılar. Hiçbir şey olmasa da yıllarca mahkemelerde, gözaltlarında, cezaevlerinde kaldılar.

Ekmek kavgası toplumsallığı bireyselleştirdi belki… Yoksul halk kitleleri için öncelikli olan şey, geçim derdi ve yoksunlukların giderilmesidir.

Buradan yerel yönetimlere gelelim. Girişte ilk kayyım atamalarından bahsetmiş ve bunların sandıkta yine halk tarafından gönderildiğini belirtmiştik.

Yerelde iktidarı elimize aldık. Peki; ‘Emek ve bedel’ hassasiyetle yaklaşarak oy verip bizi yerelde iktidar yapan halka karşı sorumluluklarımız nedir? Bu halk neyi hak ediyor?

Diyarbakır örneğinde olduğu gibi, halka açık belediye meclis toplantıları, halk lokantaları, JINKART uygulaması ve engelli bireylere yönelik adımlar olumlu olsa da yeterli değildir. Kentin ulaşımı, temizliği, ışıklandırması, hava ve su kalitesi, sokak hayvanlarının korunması gibi alanlarda hâlâ ciddi eksikler vardır.

İnsan hayatına dokunmayan, gündelik yaşama indirgenmeyen her ideoloji, siyaset ve politika; toplumsal karşılıktan yoksun kalmakla yüz yüze kalır. Halk süslü sözlerden çok, yaşamlarında somut karşılığı olan adımlara itibar eder.

Bu yüzden, yerel yönetimler elindeki gücü halkın gündelik yaşamına doğrudan dokunacak projelere yöneltmeli; rantçı anlayışları kapı dışarı etmelidir.

Toplumcu yurtseverlik, yerel yönetimlerde ‘rantın’ panzehridir.

Şimdi kayyım ve kayyım sonrası rant üzerine bir anekdot geçelim. Bu anekdota dijital ortamlarda da rast gelmişsiniz belki.

Şöyle; “5 profesörle takılırsan 6’ncısı sen olursun. 5 hırsızla takılırsan 6’ncısı da sen olursun” anlatısından hareketle insanın yapısı gereği doğaya ve çevreye hızlı adapte olur.

Bizler 9 yıllık bir kayyım dönemini yaşadık yerel yönetimlerde. Seçim çalışmalarında bas bağırdığımız ‘Kayyım rant demektir. Bunlar çaldı çırptı…” söylemlerimizi hatırlayalım. 9 yıllık kayyım döneminde dönen rant ve çıkar hırsı ‘bizimkiler’ dediğimiz kesimi de etkiledi. İşte bu kesim ‘rantın’ şimdiki sahipleri oldu. Üstelik yanı başımızdalar ve dokunulmaz olarak da duruyorlar köşelerinde.

Toplumcu yurtseverlik anlayışıyla, rant odaklarının belediyelerdeki etkinliği kırılmadan özümüze dönemeyiz. Bu halkımızın 50 yıllık ruhunu sorgulatır noktaya getirir ve yarın olası bir krizde arkamızda baktığımızda o ruhu göremeyecek noktaya geliriz. O yüzden yanıbaşımızda olanlara karşı radikal kararları almanın zamanı gelmiştir.

Yurtseverlik maskesi takıp bireysel çıkar peşinde koşan kesimlere karşı net bir tavır almak, ertelenemez bir görevdir.

Yerel yönetimler, halkın gündelik yaşamına dokunan her proje ve girişime azami destek vermeli; toplumsal yararı önceleyen, rantı reddeden bir çizgiyi hakim kılmalıdır. Bunu hakim kılarken de manipülasyona dikkat etmek gerekiyor. Çünkü mücadelenin yol, yöntem ve teknikleri bellidir.

Kayyım döneminde yaşanan rant ve yozlaşmanın izleri derin ve kalıcıdır. Halkın sandıkta verdiği net mesaj, bu kirli düzenin sona erdirilmesi yönündedir. Ancak gerçek değişim, sadece sandıkta değil; yerel yönetimlerin her kademesinde rantçı zihniyetin kökünün kazınmasıyla mümkün olacaktır. Toplumcu yurtseverlik, bu mücadelede en büyük silahımızdır. Çünkü bu anlayış olmadan, halkın emek ve bedel hassasiyetiyle şekillenen iradesi, rant ve çıkar odaklarının gölgesinde yok olup gider. Artık zamanı geldi; rant odaklarına karşı kararlı, radikal ve cesur adımlar atmanın tam vaktidir. Aksi halde, kayyım döneminin tahribatını silmek hayalden öteye geçemez.

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Puan Durumu

Takım OM G M P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20

Yazarlarımız

Nöbetçi Eczaneler

E-Bülten Aboneliği