Diyarbakır’da çürüme ölmekten beter: Neredesiniz?

22 Eylül 2026

Diyarbakır’da Kürt mücadelesinin yıllar içinde yarattığı toplumsal ve siyasal alan, bazı çevreler tarafından kişisel ve kurumsal çıkarlara dönüştürülüyor. Medya ve sivil toplumdaki görünürlükle güçlenen bu çevreler, eleştiriyi sustururken asıl tehlike ise Kürt hareketinin kendi içinde oluşan bu ilişkilere zamanında müdahale etmemesi.

Aram Amed/Sur-Yorum

Diyarbakır dahil Kürt kentlerine kayyım atanması üzerinden tam 10 yıl ve 12 gün geçti. Bu süre Kürt Özgürlük Mücadelesinin adeta bir sınavı oldu. Sınav diyorum çünkü bu sınavda neyin öne çıktığını kimse tahmin edemedi. Ama tahmin edenler oldu ve bu tahmin eden kesim de bir kayyım gibi bu kentin başına bela oldu.

Bu yazıda işte birazdan ondan bahsedeceğim. İşte, tahmin eden kesim de ne yazık ki bu mücadeleyi manipüle etti. Bu manipülasyonu da Kürt hareketinin bu kentteki sözde temsilcileriyle ortaklaşarak yaptı.

Bu 10 yıl 12 günlük sürenin ardından (yaklaşık 3 yıldır bir kaç kent dışındaki belediyeler DEM Parti’nin elinde ama tablo aynı. Bunu öncelikle söyleyelim) şimdi uzun yılların ardından Kürdistan’a gelen Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin temsilcilerinin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardı. Bu hususları yaklaşık 2 yıl önce bir kaç yazı dizisi ile kendi adımla yazmıştım.

Ancak bu hususları son süreçlerden kaynaklı tekrardan genel olarak hatırlatmak için yazmak istiyorum. Malum; o dönemki yazılarımda bahsettiğim kişiler hala aynı atlarla ortalıkta son sürat koşup duruyorlar.

Önceki yazılarımda gözden kaçmış olduğu varsayımıyla arşiv için tekrardan not etmek isitiyorum; Çünkü hiçbir basın mecrasında böylesi bir süreçte kimse kendi çıkarlarından vazgeçip, bir şeyler yazmak istemez. Biz yazıyoruz ve yazma nedenimiz ise belli, (DEĞERLER) kendimizi feda ediyoruz işin doğrusu….

Bakın ey (HAREKETİN) temsilciler ve ey ilgililer, şuan bağırıp çağırıp ve biz buyuz diyenlerin bu kente ve bu halka verdiği zararı ciddi anlamda devlet bile vermedi. Ama işin dikkat çeken kısmı ise bu zaten… Bu kişiler aynı zamanda ‘O’ tarafa çalışıyor. Cebine çalışmanın ne anlama geldiğini idrak edebiliyorsunuz zaten…

Amerika’ya iltica eden bir arkadaşımla konuşuyordum. Bana ya Aram görmüyorlar mı? Diye sitem ediyor. ‘Görüyorlar’ diyorum. O da elbette “görüyorlar, çünkü onlar çok şey gördü ve çokça bedel verdiler ve çokça müdahale ettiler. Yaşayanlar bunun ne olduğunu biliyor” diye karşılık verdi.

Ekledi; “Ama niye bu yaşananlara göz yumuyorlar” diye devam etti….

Kendisi de burada gazetecilik yapmış biri. Şunu diyor; “Biz özgür basında çalışırken o zamanlar kayyım yoktu. AKP’li belediyelerin eksikliklerini yazdığımızda hemen o eksiklikleri gidermeye çalışıyor ya da yazdığımızın yalan olduğunu savunuyorlardı. Ama anlamıyorum; şimdi bazı şeyler yazılmıyor mu? Neden bizimkiler de o eksiklikleri gidermek için aksiyon almıyor”

Ben de kendisine ‘Özgür basın yazıyor. Ama bildiği kadarını yazıyor. Bilmediği… Ya da yetemediği…” diye karşılık verdim ve Diyarbakır’daki tabloya tekrardan yazmak istedim. Çünkü daha önce de yazmıştık, tekrardan yazmak gerekiyor diye düşündüm…

Diyarbakır’daki tablo yukarıda belirttiğim gibi 10 yıl 12 günlük bir süre….

Bu süre boyunca kentte bir klik oluştu. Bu klik ise siyasetten, Kürt Özgürlük Hareketi’nin buradaki bazı temsilcilerine kadar bir ortaklaşma stratejisi yürüttü ve buna halen devam ediyor sanki…

Çünkü bu gün yaşananlar bunu insana dedirtiyor. Yoksa bir müdahale refleksi olur. Ama bu bir türlü olmuyor. Medyayı ve sivil toplumu kendi tekeline alanlar ceplerini doldurup yoluna devam ediyor. Bunu izleyen yurtseverlerin söylemleri ise adete görmezden geliniyor.

Burada şuna odaklanmamız lazım; Mesele bir halkın mücadelesi mi yoksa belli bir kesimin cebi mi???

Bu ayrımı görmezden gelenler ve hala bunların algı oyunlarına gelen yeni ‘mücadeleci-inşacı’ kişilerin tutumu halk arasında sorgulanıyor ve bir çoğu da madem bu ‘Hareket’ bunlara yol veriyorsa o zaman bizim yapabileceğimiz bir şey yok deyip, küsüyor ve kendi köşesine çekiliyor.

İtirazlarını yüksek sesle aktaramıyorlar… Yani; sonuç alamayız diyorlar. Bu da bir nevi yeni küskünlükleri ortaya çıkarıyor.

Kentin tablosuna gelelim… Umudunu kaybedenler ‘Hareketin’ temsilcilerinin hamlelerine odaklanmış. Bu hamleler ise ya onları umutlandırıp mücadeleye yönlendirecek ya da çürüme dediğimiz çembere alacak… (O zamana ben de önüme bakayım ve istediğim hayatı yaşayayım. Bana ne? Nasılsa tablo budur ve değişmiyor)

Tablo, bu kadar açık…. Bu tablonun görülmesi lazım ve görülüyor da…

Bu kent; son 10 yıl ve 12 günlük dönem sonrası sahada kendini gösterenlerin, bu halka yönelik işletilen özel savaş politikalarına karsı ceplerini düşünerek bir iki vitrin söyleminden başka bir refleks göstermeyen ve böylelikle kendini var etmesine dayanamıyor.

Ne yaptı bu kesim; Sivil toplumun tüm kademelerini kendilerine bağladılar. Sporda biz olmazsak olmaz dediler…

Şimdi aynı kesim arkasına aldığı güçle yoluna emin adımlarla devam ediyorlar. Üstelik etrafına yedirip içiriyor…

Ama bu kentin arka sokağında susmaktan başka çaresi kalmayanların itirazlarının duyulmamasına izin vermiyorlar.

Bu yüzden basın kuruluşlarını satın alıyorlar… Buralarda kendi PİAR’larını yapıyorlar. Çıkıp kameraların karşısına boy boy kendilerini gösteriyorlar ve bir iki kez “Kürt” deyip işi kurtarmaya çalışıyorlar ve günün sonunda hem kendi ceplerini dolduruyorlar hem de özel savaş politikalarına kurban edilmiş halkı kendi kaderine mahkum ediyorlar.

Hepsinin villası ve özel konfor alanı var… Kimse o rutubetli ve yoksul alanlara yönelik işletilen özel savaş politikalarına odaklanmıyor bile… Odaklandıkları tek şey belli par ve pul…

Bundan sonrası da o mücadeleyi var eden ile ayakta tutan kesimin küsmesine neden oluyor. Geride de o rutubetli ve yoksul kesimin kendi kaderiyle baş başa bırakılması devre alınıyor.

Böylelikle özle savaş politikaları tam gaz devam ediyor ve toplumsal çürüme devam ediyor…

Özetle Diyarbakır’da tabloya baktığımızda; İmarlı sekreteryasından Çetin Arkaş’ın Newroz’da söylediği sözler, hala kulaklarımızda; “SERT KAYA ÇARPACAKLAR…”

Ama o “KAYA” halen bu kentteki çürümenin temellerini atıyor ve bu temel yarın öbür gün mevcut süreçten bağımsız veya bağımlı olarak bu toplum altını oyacak ve devletin özel savaş politikalarının başarılı olmasının önünü açacaktır.

Bu görünmüyorsa ve hala ‘Devlet istedi…’ mantığından ısrar ediliyorsa orada oturup düşünmek lazım. Demek ki biz bu halkın geleceği için adım atamıyoruz…

YANİ;

Bir halkın kendisini savunması başka bir şeydir, o halkın tamamını kendi çıkarları için savunduğunu iddia etmek ve manipülasyon üretmek başka bir şey.

Asıl mesele de burada başlıyor.

Çünkü Kürt halkının mücadelesi, kimsenin kendi çevresini büyütmesi, kendi ilişkilerini güçlendirmesi ya da kendisine dokunulmazlık alanı oluşturması için kullanılabilecek bir alan değildir.

BASINI SATIN ALIYORLAR YA;

Bir gazeteci eleştirdiğinde “neden bizi desteklemiyorsun?” deniliyorsa burada bir sorun vardır.

Çünkü basın desteklemek için değil, sormak için vardır. Eleştirmek için vardır. Gerektiğinde “Burada ne oluyor?” demek için vardır.

30 yılı aşkın süre sonra dışarı çıktınız… Bu tarza şahit oldunuz mu? Olmadıysanız burada demek ki farklı bir taktik işliyordur. Sorgulamak istediniz mi? KOCAMAN bir ‘HAYIR’…

Kürt hareketinin temsilcileri de artık bu tabloya bakmak zorunda. Çünkü dışarıdaki mücadele kadar içeride oluşan ilişkiler de önemlidir.

Kim halk için çalışıyor?

Kim kendi alanını büyütüyor?

Kim halkın mücadelesini kendi çıkarı için kullanıyor?

Bu ayrımı yapmak zorundayız. Tarihteki en ağır propaganda düzenlerinin bize gösterdiği şey de budur: Tek seslilik büyüdükçe eleştiri yok olur, eleştiri yok oldukça güç denetimsizleşir.

Burada kimseyi geçmişteki rejimlerle özdeşleştirmekten söz etmiyoruz. Ama o mekanizmayı unutmamak gerekiyor.

Herkes aynı kişileri övüyor, aynı çevreler sürekli görünür oluyor ve farklı sesler dışarıda bırakılıyorsa artık durup sormak gerekir:

Bu gerçekten ‘ORTAK AKIL’ mı, yoksa oluşturulmuş bir sessizlik mi? Diyarbakır’ın önündeki asıl mesele de budur.

Sekiz yılda oluşan ilişkiler ve kentte giderek büyüyen bu çevrelerin etkisi artık görmezden gelinmemeli. Kürt hareketinin temsilcileri kendi çevresine de bakmalı.

Çünkü kendi içimizdeki sorunları çözmeden dışarıdaki sorunlarla mücadele etmek mümkün değil. Yani bugün sustunlukla karşılaştığımız şeyler, yarın daha büyük bir sorun olarak karşımıza çıkabilir.

Ve unutulmamalı:

Bir hareketi büyüten herkesin aynı şeyi söylemesi değil, yanlış gördüğünde kendi içinden de olsa itiraz edebilmesidir.

Aksi takdirde son 10 yıl ve 12 günlük tablonun neden olduğu; uyuşturucu, fuhuş, işsizlik, yoksulluk ve küskünlük tavan yapar. O zaman geriye dönüp, mücadeleyi büyütecek kimseyi bulmaktan zorlandığımız bir dönemi yaşamış oluruz ve bugün olduğu gibi 50 yıllık mücadeleyi sorgulatmaya açmış oluruz…

Kendi cebini düşünenler, kendi canını bu halk için feda edenler asla bir olamaz. Kendi cebini düşünenlerle yol yürümek özel savaş politikalarının neden olduğu “ÇÜRÜMEYİ” derinleştirir…

Çünkü çürüme sessiz başlar ve çürüme ölmekten beterdir. O yüzden soruyu bir kez daha sormak gerekiyor:

NEREDESİNİZ???

Benim gördüğüm tablo şu: Diyarbakır’da Kürt mücadelesinin yıllar içinde yarattığı toplumsal ve siyasal alan, bugün bazı çevreler tarafından halkın ortak değerinden çıkarılıp kişisel çıkarlara dönüştürülüyor. Bu çevreler, medya ve sivil toplumdaki görünürlüklerini kullanarak kendilerine daha güçlü bir alan açıyor. Eleştiri geldiğinde ise onu tartışmak yerine susturmayı, görmezden gelmeyi ya da itibarsızlaştırmayı tercih ediyorlar.

Beni asıl kaygılandıran ise sadece bu çevrelerin yaptıkları değil. Asıl mesele, Kürt hareketinin kendi yarattığı bu alanın içinde oluşan bu ilişkilere zamanında müdahale etmemesi. Çünkü halkın mücadelesi kişisel çıkarların alanına dönüştükçe, eleştiri sustukça ve buna göz yumuldukça ortaya sadece siyasi bir sorun değil, toplumsal bir çürüme çıkıyor.

Benim itirazım tam da buna. Mesele birkaç kişinin ne yaptığı değil; yılların mücadelesiyle oluşmuş bir alanın kimlerin elinde, neye dönüştürüldüğü ve buna kimlerin neden sessiz kaldığıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir